15 Haziran 2011 Çarşamba

HKPCG – 28 UZUN BİR ARADAN SONRA HEYBELİ

4 Temmuz 2009'dan beri ilk kez gezi düzenledim. Bu uzun aranın sebebi meğer o tarihlerde hamileymişim ve 1 Nisan 2010’da oğlum Orhan dünyaya geldi. Elbette daha erken de bir gezi düzenlenebilirdi ama her şey çok hızlı oldu, zaman eskisinden daha hızlı akmaya başladı. Gözümü açtım kapadım iki sene olmuş.


Birkaç gün öncesinden 14 Mayıs 2011 Cumartesi günü için arkadaşlara yeni bir gezi duyurusu yaptım. O sabah Heybeliada'ya gitmek için ufak bir hazırlık yaptık ve yollara düştük. Ne yazık ki Bostancı adalar iskelesinden vapur kalkmıyordu, yandaki motorlarla gitmek zorunda kaldık. İşin garibi vapur iskelesinde niye iskelenin çalışmadığına dair bir açıklama da yoktu, sadece “Ada seferleri yanda M.. M… motor iskelesinden yapılıyor” gibi bir duyuru vardı. Umarım o güzelim vapurları tamamen kaldırmazlar…

Sonunda Heybeliada’ya vardık. Orhan geçen sene iki kere adaya gitmişti ama aradan onun için epey zaman geçtiğinden her şey onun için yeni olmalıydı. Hava oldukça serindi, bereket tedarikliydik. Rüzgarı engellesin diye bebek arabasının naylonunu bile kapatma ihtiyacı duyduk. Orhan kısa bir süre sonra uyudu. Sağdan piknik alanına doğru yürümeye başladık, biraz bayır çıkıp solda ağaçlar arasına konuşlandık. Oğlumuz uyurken biz de Volkan’la biraz sırtüstü çimenlere uzanıp gökyüzüne baktık.



Orhan uyandıktan bir süre sonra Nesrin de aramıza katıldı. Arkadaşlara bu gezinin duyurusunu yaparken saat söylememiştim, “biz sabah uyandığımızda gideceğiz, gelenlerle adada buluşuruz” demiştim. Sadece Nesrin gelebildi. Biz de dört kişi gezimize devam ettik. Piknik alanının orada harika manzaralı bir cafeye oturduk, gelsin çaylar, kahveler. Güneş öyle ısıtmaya başladı ki, üstümüzdeki fazlalıkları atarak, kısa kollularla epey bir güneş banyosu yaptık.



Öğleden sonra aşağı iskele yakınındaki Park Restaurant’ta balıklarımızı yedik. Etrafımızı yirmi kadar kedi sardı, ben sadece Orhan’i değil, onları da beslerken, baktım sayı giderek artıyor, vazgeçtim bu sevdadan. Benden sonra Nesrin farklı istikmatte bizden daha uzağa yiyecek atmaya başlayınca çevremizdeki müşteriler de bir oh dedi.



Aslında çok geçe kalmadan döneriz diye düşünmüşken Bostancı’ya vardığımızda akşam olmuştu bile. Güzel bir Cumartesi geçirdik, Nesrin ben, Orhan ve Volkan. Gezilere devam…


8 Temmuz 2009 Çarşamba

HKPCG – 27 KINALI ADADA DENİZ SEFASI

4 Temmuz 2009 Cumartesi Kınalı Ada'ya yalnız gittim. Geçen yaz sonu Nesrin sayesinde adayı yeniden keşfetmiştim. Deniz hiç de fena değildi. Gene aynı umutlarla vapurdan inip sağ koldan 50 m kadar ilerlediğimde denizde iki kafanın benim tarafıma doğru baktığını ve bana el salladığını gördüm. Nesrin ve adayı bizden çok önce keşfedip sık sık yüzmeye gelen su kuşu yeğeni Işık'tı.

Hemen eşyalarımı yerleştirip attım kendimi suya. Nesrinlerin yanına yüzene kadar buuuz gibi suda yana yakıla kulaç atmaya devam ettim. Soğuk uzun süre kollarımı yakmaya devam etti. Biraz alışır gibi oldum, su da arkadaşlarımla hoş beş ettik ve ama uzun süre kalmadan çıktık. Bu sefer deniz pek güzel değildi. Yine de üç kere girdim çıktım.

Devamında biraz yürüyüş, Bahar Pastanesi'nden güzel bir meyveli pasta ile deniz sefamızı sonlandırıp vapurla Bostancı'ya döndük. Tahminim birkaç hafta içinde deniz suyu hepten ısınmış olur ve temizlik konusunda biraz şüphelerim olsa da geçen yaz sonu gibi keyifle denize gireriz. Aşkın'ın tercihi olan Burgaz Ada da elbette iyi bir alternatif olacaktır.

Bu Temmuz başında HKPCG blogu 2. yılını doldurdu ve bu 3. yazımız. Lunapark gezisini gelenekselleştirmek biraz tuhaf olacağı için yeni bir lunapark gezisi çağrısı yapmadım. İki kere yeter. İlk yıllardaki gibi çok gezi düzenlemiyorum ama hiç belli olmaz arka arkaya yeni gezi duyuruları yapabilirim. Hepinize iyi yazlar dilerim. - Şule

18 Nisan 2009 Cumartesi

HKPCG – 26 HEYBELİADA

Havalar ısınmak bilmeyince ada gezilerini de bu yıl geç yaptık. Aslında ben önceki haftalarda İncilay’ı görmek için Elvan’la birkaç kez Heybeliada’ya gitmiştim. Ama havalar soğuk ve yağışlı olduğundan gezememiştik. Hatta mimoza zamanı, bir ay kadar önce yeni evine taşınmadan evinin bahçesindeki mimozalardan toplamamız için bizi davet etmişti. Geçen sene mimoza görmeye Büyükada’ya gitmiş (bkz. HKPCG’nin 18. Gezisi) ve mimoza ağaç katliamına tanık olmuştuk.

Harika çiçekler, oldum olası sevmişimdir. Ama ilk kez geçen sene mimoza dallarının nereseyse hepsinin yolunduğunu ve adaya dışarıdan gelenlere satmak için can hıraş bir şekilde yarışıldığını görmüştüm. Artık mimoza yolmamaya karar verdim. Satın da almıyorum.

Neyse Heybeli’ye gittiğimizde zaten mimozalar da bitmişti. İncilay bizi iskelede karşıladı. Kapıdan onun evine uğradık, suyumuzu şekerimizi kontrol edip Ruhban Okulu’na doğru yürüyüşe geçtik. Bayır yukarı çıktıkça ısınmaya başladık.

Mine, Yeliz, Volkan ve ben İncilay’ın gösterdiği yabani kuşkonmazları da toplaya toplaya aheste gülbeste yukarı doğru yürüyorduk. Kendine aldığı yeni süper fotoğraf makinesiyle Mine daha sakin daha yavaş harika fotoğraflar çekerken ben bizim ufak dijitalle uçanı kaçanı çekmeye devam ediyordum. Aralarda Mine gözden kayboluyordu. Daha doğrusu fotoğraf çekerken geride kalıyordu. Sohbet ede ede Ruhban Okulu'na vardık. Tabi kapısı kapalıydı.

Ruhban Okulu’na önceden randevu alınarak girilip gezilebiliyormuş. Ama müthiş kütüphanesine giriş için farklı yerden daha özel bir izin almak gerekiyormuş. Bir ara bu konuyu araştırıp okulu gezeriz diye düşündük. İncilay okulun çevresinde bir tur atmayı önerdi.

Her taraf o kadar yeşil, o kadar taze ve güzeldi ki insanın zaten hemen aşağı inesi yoktu. Okulun çevresini gezerken birden ne görelim tırtıl dizisi. Tek tek saydım tam 49 tırtıl tren gibi dizilmişler, gidiyorlar. Bu bir çam tırtılıymış ve böyle içgüdüsel olarak birbirinin peşine takılır gezermiş. Volkan böyle bir tırtıl dizisini çocukluğundan beri görmediğini söyledi, ben ise ilk kez görüyordum. Çok güzeldi. Hepimiz pür dikkat bir süre bunları izledik.

Yavaş yavaş geri dönüş yoluna geçtik. Heybeliada’daki yürüyüş öyle iyi geldi ki, sanki oksijen bizi daha da diriltti. Aşağıya inince ben elmalı ponçik almayı önerdim. O gün aynı zamanda Paskalya idi.

Biraz ponçik, biraz paskalya alıp iskele yakınındaki çay bahçesinde çaylarımızı da söyledik. Afiyetle yedik içtik. Bu bahar adalara birkaç kez gezi düzenleyebilirim. Deniz zamanı da Kınalı’ya yüzmeye gideceğiz. Haberiniz olsun.

HKPCG –25 İZCİ PARKI

İzci Parkı’nda yanlızdım. Ama kesinlikle gittiğime değdi. Otobüsten inip 10 dakikalık yürüyüşten sonra Öğretmenevinin bahçesine vardım. Tahminimden daha kalabalıktı. Zor da olsa bir boş masa buldum.

Öğretmenler, mahalle sakinleri, benim gibi artık o mahallede oturmasa da buranın güzelliğini bilenler gelmiş, bir şeyler yiyip içerek beraberindekilerle sohbet ediyordu. Ben de bir çay ve bir şam kurabiyesi alıp afiyetle yedim içtim, gazetemi okudum. Diğer masalara göz gezdirdiğimde bira ve patates kızartmasının revaçta olduğunu farkettim. Bir daha ki sefer aynısından yapalım diye aklımdan geçirdim. Bizim gezi grubundan gelen giden olmayınca daha fazla oturmanın anlamı kalmadı, yeşile ulaşmalıydım. Yavaş yavaş İzci Parkı’na doğru yürümeye başladım.

Bu yıl ilkbaharı biraz geç yaşamaya başladık. Bildiğiniz gibi son dört aydır yağış olmayan gün sayısı parmakla sayılacak kadar azdı. Havalar ısınmak bilmedi. Ama bu yağışlar kesinlikle bitkileri çoşturdu. Etraf harikaydı. Birçok fotoğraf çektim. Her zaman olduğu gibi kendimi de fotoğraf karelerine sığdırdım. Bir ara uygun bir yükseltiye makinayı koydum, 10 sn.'ye ayarlayıp otomatik olarak kendimi çektim: kollarımı açmış tüm parkı kucaklamıştım.

Hava biraz serindi, terlemekten çekindiğim için aheste adımlarla etrafa seyrederek tüm parkı turladım. Ortada yazları küçük izcilerin kamp kurduğu geniş alanda uçurtma uçuran birkaç kişi ile top oynayan çocukları seyrettim. Yakar top oynayanlar çok eğleniyordu.

İzci Okulu'na yakın bahar ve yaz aylarında güzel pideler de servis yapan çay bahçesinin az aşağısında yer alan futbol sahasında bir hareketlilik vardı. Küçük bir dozerle sanki sahayı düzlüyorlardı. Etrafta daha önce Güvenlik gördüğümü hatırlamıyorum, buraya özel Güvenlik koymuşlar. Bir tanesine yaklaşıp buraya ne yapıyorlar diye sordum. Umarım bozmuyorlardır dedim. Güvenlik görevlisi buraya koşu parkuru yapacaklar dedi. Etrafta "Türkiye" formalı koşucular da gördüm. Bisiklete binenler de vardı.

Bahar bitmeden bir kere daha İzci Parkı'na gelmeye çalışacağım. Burası şehrin göbeğinde harika bir yer. Vakit yaratın, buraya gelin derim...

22 Ocak 2009 Perşembe

HKPCG – 24 TİYATRO (MASKELİLER)

Yeni yılın ilk gezisinde tiyatroya gittik. Önceki tiyatro bileti alma girişimleri kolay olmamıştı. Bu oyuna bilet almam şu şekilde oldu: 11 Ocak 2009 Pazar gününden 5 gün önce öylesine şansımı denemek amacıyla Kadıköy Haldun Taner Sahnesi gişesine gittim. Maskeliler oyunu için sürpriz bir şekilde önlerden yan yana 8 kişilik yer olduğu görünce hemen biletleri aldım. HKPCG katılımcılarına ertesi gün duyurumu yaptım. Biraz sayı sınırlı oldu ama önceki deyimlerimden zaten aldığım biletlere kolayca talipli çıkmıyordu. Ben, Volkan, Nesrin, Yeşim, Mustafa, Aysel Abla, Bülent Abi ve bir gün önceden gelemeyeceğini bildiren arkadaşımızın yerine de Ezgisu geldi ve oyunu birlikte izledik.


Volkan’la 4-5 yıl önce Üsküdar’da çalışırken bazen iş çıkışları, Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’ne önceden bilet almadan, oyun başlamadan 20 dakika kadar önce gider, protokole ayrılmış en ön sıralarda yer varsa, bilet alır ve son beş dakikada oyuna girerdik. Bu Volkan’ın taktiğiydi. En ön sıradan oyun seyretmek de keyifliydi. Doğancılar Parkı’nın tam karşısında yer alan bu sahne uzun bir süre tadilattaydı. Tadilat sonrası ilk kez gidiyorduk. Tavan yükselmiş, koltuklar yenilenmiş, yeni bir tiyatro salonu olmuştu olmasına ama ne hikmetse eski kafalı ticari sinema işletmecileri gibi biraz daha fazla seyirci alsın diye koltukların arasındaki mesafeyi gene çok dar tutmuşlardı. Siz tam koltuğunuza yerleşmişken, yanınızdaki koltuğa oturmak isteyen başka bir izleyiciye yer vermeniz için ya bedeninizi dikleştirip dizlerinize garip şekiller vermeniz ya da ayağa kalkıp geriye koltuğa yaslanarak geçişi kolaylaştırmanız gerekiyor. Yenilenmiş bir tiyatro salonunda bile bunları yaşadığınız için gene hayret ediyor ve 1 saniye içinde de bunlar ülkemizde olağan şeyler kabul edildiğinden hayret ettiğinize hayret ediyorsunuz.


Oyunun adı Maskelier, yazan Ilan Hatsor, Türkçeye çeviren Nebil Tarhan, yöneten Taner Barlas. Hikaye Filistin’de geçiyor. Maskeliler Ortadoğu’da veya halkları birbirine kırdıran, kardeşi kardeşe düşman eden her coğrafya için geçerli olabilecek iç burkucu bir konuya sahip. Filistinli üç kardeşin hesaplaşmasını canlandıran oyuncular Sedar Orçin, Levent Üzümcü ve Mehmet Gürhan başarılı bir oyunculuk sergiliyorlar. Kendinizi oyuna kaptırmışken, oyunun çabuk bitmesi biraz şaşırtıcı. Ama belki sürenin çok uzun olmaması da iyidir.

Oyun çıkışı bir pastaneye oturup çay, pasta eşliğinde sohbet ederek biraz özlem giderdik. Bir daha ne zaman tiyatroya gideriz bilemiyorum. Ama Burak'ın Kartepe önerisi için anket açtım, gelen yanıtlar doğrultusunda bir şeyler organize edeceğim veya etmeyeceğim.

7 Ocak 2009 Çarşamba

HKPCG – 23 KOSTÜMLÜ YILBAŞI PARTİSİ

2008’in son HKPCGezisinde bu kez kalabalıktık. Yeni yılı 12 kişi birlikte karşıladık. Umarım herkes benim kadar eğlenmiştir, bana göre çok neşeli ve güzel bir yılbaşı gecesi oldu. Gezi duyurusunu yaparken “sadece içeceklerinizi getirin, yiyecekler bizden” demiştim ama sağ olsun arkadaşlar yiyecek de getirmişler böylece tam anlamıyla Herkes Kendi Parasını Çeker Gezisi oldu. Yediğimiz içtiğimiz bizde kalsın, bu geceyi bizimle beraber geçiremeyen arkadaşlara neler yaptığımızı anlatayım:
Bildiğiniz gibi kostümlü bir partiydi. Kostümü olmayan da sokakta giyemeyeceği bir aksesuarla gelsin demiştim. Herkes pek güzeldi: Beyaz yakalı siyah ilkokul önlüklü, pijama üzerine kimonolu, aikido kıyafetli, poşulu, Noel baba şapkalı mı ararsın, çocuk kahramanı çilli kız kostümlü mü, tekini biri ötekini diğerinin giydiği parmaklı çoraplı çiftler mi, sarı parlak antenli tacını kafaya takıp ağır makyaj yapan mı, pofuduk terlikli küçük prenses mi, yoksa Bursa halk oyunları kıyafeti giyip oradan oraya seken mi ararsın, hepsi vardı.

Arada şak şak fotoğraf çekenlere “fotoğraf çekmeyi bırakın, dans edin” deyip duran Nesrin’e hak vermiyor değildik ama birbirimizin görüntülerini dondurmaktan da kendimizi alamıyorduk. Hareketli görüntü alıcıları ise Mustafa ve Volkan’dı. Gecenin sonunda çektiklerimizi seyrederken de epey kahkaha attık. Dans da ettik, halk oyunları da oynadık. Ne güzel ki kimse nazlanmadı. Arada ciddi konuşmalara girmeye çalışanları da susturmayı başardık. Yapacak daha birçok atraksiyon vardı ama gece öyle çabuk geçti ki…

Yeni yıla girmeden birkaç saat önce aramızda hediye çekilişi yaptık. Herkes beraberinde 1 adet hediye getirmişti. İsimlerimizi küçük kağıtlara yazdım, her birini katlayıp, bir bardağa attım. Herkes bir kağıt çekti, kağıtta kimin ismi yazıyorsa, beraberinde getirdiği hediyeyi o kişiye verdi. Böylece herkesin bir yeni yıl hediyesi oldu.

Aldığım Kızma Birader oyununun Ebru’ya çıkmasına çok sevindim, böylelikle bu hediye küçük prenses Ezgi ve o gece bizimle olmayan Ekin’e de gitmiş oldu. Aşkın’ın hediyesi ise o gece ilk kez gördüğümüz arkadaşı Derya’ya çıktı. Volkan’a ise Sibel’in hediyesi Seyahatname çıktı. Hepimizin hediyesi ayrı güzeldi.

Bir Yılbaşı klasiği olan “Tombala” bile vardı gecede. Çoğumuz çocukluğumuzdan beri oynamamıştık. Ebru ve Ezgi önde gibi gözükse de kazanan Mesut Abi oldu. O gece hepimiz kazanmıştık aslında. Yeni yıla güzel girdik, umarım herkes için 2009 iyi bir yıl olur…

NOT: Kınalı Ada Deniz Sefasını (22. Gezi) blog’a eklemedim, üzerinden çok zaman geçti, bu geziyi 2009 yaz başı tekrarlayacağız, o zaman yazarım.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

HKPCG - 21 SENE-İ DEVRİYE: LUNAPARK

Her geçen yaz (ve yıllar) bir öncekinden daha hızlı geçiyor. Galiba yaşlanıyoruz...

İşlerimiz önceki yazlara göre biraz daha fazlaydı. Toplu organizasyonlar ve HKPCG duyuruları yapamadım.
Ama tabi ki birkaç arkadaşla birkaç kez, ortak çaba göstererek görüşmeyi başardık. Hatta geçen sonbahar İstanbul’dan İzmit’te taşınan Cananları çok özlediğimden, biraz da onlara emrivaki yaparak bir Cuma günü işten erken çıkıp İzmit’e gitmeyi bile başardım. Kızları Nehir büyümüş, dillenmiş, pek bir tatlı olmuş.

Bu yaz inanmayacaksınız ama şu benim naçizane gezilerim (HKPCG) başlayalı 1 yıl oldu. Şimdiye kadar toplam 21 yere gezi düzenlemişim (bkz. blog’ta sağ sütun, "gezi bazında katılım sayısı").

HKPCG'nin sene-i devriyesini 6 Temmuz 2008 Pazar akşamı ilk gezi yerimiz olan Bostancı Lunapark'ında kutladık. Aslında özel bir kutlama yapmadık, sadece lunaparktaki bazı oyuncaklara bindik, aralarda hoş beş ettik. Özellikle çocuklu arkadaşların bu sefer bize katılacağını düşünmüştüm ama gene olmadı.

Herkesin yazı umarım iyi geçmiştir. Sonbaharda gene müze ve kapalı mekan gezileri için duyurular yapacağım. Görüşmek dileğiyle… Şule

28 Haziran 2008 Cumartesi

HKPCG – 20 Caddebostan’ta Redbull Eğlencesi‏

25 Mayıs 2008'de öğle üzeri 1.Red Bull Flugtag İstanbul için ben, Volkan, Serpil ve Arzu Caddebostan sahilde buluştuk. Mine sonradan bize katıldı, çünkü buluşamadık, çünkü çok kalabalıktı ve hatta buluşamadığımız için ben kalp bile kırdım :(

Hava çok sıcaktı. Redbull'un organizasyonunda uçan makina icat eden ekipler sırayla küçük bir gösterinin ardından denize uzanan platform üzerinden denize uçtular, daha doğrusu düştüler. Bu yarışmanın jürisi platformun karşısında yer alan şehir hatları vapurundaydı. Etrafta da çok sayıda tekne, yelkenli vs. vardı. Denizden gösteriyi seyredenler rahattı.

Yarışmanın sonunu bekleyemedik. Serpil ve Arzu bizden de önce kalabalıktan uzaklaşmıştı. Biz de yanlarına gittik, civarın en esintili yerinde oturup biraz atıştırdık. Kendimizi de yatıştırdık. Sonra dedik ki çok kalabalık yerlerde HKPC gezisi yapmayalım. Yaz hızlı geçiyor. Bu satırları Haziran sonunda yazıyorum. Yeni gezimiz ne zaman bilmiyorum. Sevgiler...

22 Mayıs 2008 Perşembe

HKPCG – 19 Istanbul Modern Gece Ziyareti

18 Mayıs 2008 Pazar akşamı İstanbul Modern’e gittik, ben, ablam ve arkadaşı Zeynep. Müzeler Haftası sebebiyle gece 23:00’e kadar açıktı müze. Sergilere geçmeden güzel manzaralı cafesinde biraz sohbet ve gözlem yapalım dedik. Hemen yanımıza da büyük bir yolcu gemisi demirlemişti. Ortam güzeldi. Satış reyonunda ürün çeşitlemişler. Sergi katalogları, kitaplar ve hediyelik eşyaların adeti ve çeşidi artmış. Enteresan şeyler var. Geçici sergilerin konusu ilginç gelmişti.

Önce Tasarım Kentleri adlı sergiyi gezdik. Bu sergiye fazla beklentili gelmişim, aralarında bildiğimiz önemli tasarımlar yok değildi (birkaç otomobil ve sandalye tasarımı) ama serginin içeriğinden çok serginin düzenlenme tasarımı hoşuma gitti. Kuşkusuz önemli bir sergi ve 10 Ağustos’a kadar da açık.

Kate Moss’un grafik kimliği (Kate Moss’ identity) bile tasarım örneği olarak vardı ve Türkçeye çevirisini de beğendim. Öte yandan gezdiğimiz ikinci sergi “Sessiz Direniş”bana göre çok daha şaşırtıcıydı. 19. Yüzyılın sonunda Rus sanatçıların çektiği ve her biri resim tadında fotoğraflardan oluşuyordu.

Serginin alt başlığı da “Rus Fotoğrafında Resimsellik”ti. Fotoğraf kadar canlı yapılmış resimler insanı etkiler, bu sergide tam tersi, birçoğu suluboya resim gibi duran fotoğrafları çok beğendim. Fotoğrafçılığın daha yeni başladığı yıllarda bu kadar güzel fotoğrafların çekilmesi ve bunların Moskova Fotoğraf Evi Müzesi tarafından korunması takdire şayan bir durumdur.

21 Mart 2008 Cuma

HKPCG – 18 Büyükada ve Mimozalar

9 Mart Pazar günü Bostancı Adalar İskelesinde buluştuk (Serpil, Arzu, ben Volkan ve Ezgisu), vapurun kalkmasına epey vakit vardı, yan tarafta çay-simitle kahvaltımızı yaptık. Simitlerimiz göründüğü kadar güzel değildi, kalan parçaları vapurda martılara atarız dedik, öyle de yaptık. Ben daha iskeleye gelmeden yol üstünde bir mimoza ağacı görmüş ve fotoğrafını çekmiştim bile. Ne olur ne olmaz dedim, adada mimoza falan görmeyiz garantiye alalım.

Bundan 4-5 sene evvel gene mimoza zamanı Nesrin'le adaya gitmiştik. Tüm ada gezileri gibi çok güzeldi, birlikte iyi vakit geçirmiştik geçirmesine ama üzerinde çiçeği olan bir mimoza ağacına denk gelememiş, dönüşte iskelede satılan mimozalardan satın almıştık. Büyük olasılıkla mimoza zamanının sonlarıydı ve satış amacıyla tüm mimozalar dalından koparılmıştı.

Ama bu kez öyle olmadı, mimozaları dalında gördük. Ne yazık ki gene büyük bir mimoza yoluşu ve satışı vardı. Kolunu kırdığı halde geziden kendini mahrum etmeyen Serpil'e küçük bir kız küçük bir mimoza demeti hediye etmek istedi. Elbette Serpil bu hediyeyi parasız kabul etmedi. Arkadaki yaşdaşları bu girişimci kızdan örnek almışlardır eminim. Mimozaya arz ve talep fazlaydı. Önceden olsa ben de birkaç sap çiçek yolardım ama bu sefer dalında görmek bana çok daha iyi geldi. Ama yerde bulduğum küçük bir mimozayı kulağımın arkasına sıkıştırıp fotoğrafımı çekmeyi de ihmal etmedim.

Büyükada'ya ayak basan hemen herkes fayton ve bisikletlerle Aya Yorgi Kilise ve Manastırı'na gidiyordu, orasının çok kalabalık olacağını düşünüp Dil Burnu'na kadar yürüyüp geri dönmeye karar verdik. Mine'de Dil Burnu'nda bize katıldı. Böylece ada ekibi tamamlandı. Büyükada meydanına geri döndüğümüzde akşam üzeri olmuştu bile ve kurt gibi acıkmıştık. Her lokanta doluydu, denize yakın masa bulmak imkansızdı.

Sonunda 2. oturduğumuz yerde karar kıldık ve balıklarımız gelene kadar masamızdaki zeytinyağını tabaklarımıza döküp ekmeklerimizi bandıra bandıra yiyerek açlığımızı yatıştırdık. Aslında ben dahil birkaçımız yatıştırmaktan öteye gitti, epey karnını doyurdu. Balıklarımız da güzeldi. İstanbul'a dönüş kalabalık olacağı için daha fazla oyalanmadan motora atlayıp Bostancı'ya geçtik. Tabi bu gezi bir seferlik değil, diğer mevsimlerde de adaların güzelliklerini birlikte yaşayacağız.

5 Mart 2008 Çarşamba

HKPCG – 17 Peyzaj ve Süs Bitkileri Fuarı

Geçen Cumartesi biraz limoniydim. Ufak bir soğuk algılığı ve nezle. Bu yüzden öncesinde HKPCG’nin birkaç müdavimine Peyzaj Fuarına geliyor musunuz diye hiç sormadım bile.


Kendim bile gideceğimden emin değildim. Volkan sabahtan bir karşıya geçme teşebbüsünde bulunmuş ama trafik yüzünden eve geri dönmüştü ve benim fuar gezime gelemeyeceğini söyledi. Ben ise burnumu çeke çeke “bu fuara gideceğim” dedim.

Yeni taşındığımız yerden çeşitli yönlere günün ve haftanın çeşitli saatlerinde ne kadar zamanda bir yerden bir yere ulaşılır tam kestiremiyorum, hoş artık İstanbul’un neresinde ne zaman trafik açık olur o da pek bilinemiyor. Sözü uzatmayalım saat 14:00’da bindim Taksim otobüsüne, 45 dak. sonra indim Harbiye’de 10 dak. yürüyüşle vardım, Lütfü Kırdar Fuar alanına. Şansım yaver gitmişti ama fuarda tek başımaydım. Bu sefer de böyle olsun dedim. Her zaman tek başına güzel bir yeri gezmeyi sevmişimdir. Burası da hayli güzeldi.

Fuar aslında benim gibi bireysel meraklılara yönelik değildi ama gene sanki ben alıcıymışım gibi fuarda koca saksılarda bulunan birkaç mimoza ve manolya ağacının fiyatını sormaktan geri kalmadım. Evdeki 3-5 çiçeğim için sulu gübre ile çeşitli çiçek tohumlarından aldım. Tohumları bu ay içinde ekeceğim Hazirana kadar çiçekler açmış olacak (umarım).

Alafranga’nın Kızıltoprak’taki yeni ofisine yakın Patika adlı seramik atölyesinin de fuarda standı vardı. Atölyenin işletmecisi iki hanım yaptıkları saksı ve bahçe süslerini sergiliyorlardı. Onlarla kısa bir sohbetten sonra fuarı bir kere daha turlayıp son birkaç fotoğrafımı da çekip dışarı çıktım.

O gün hava temiz ve güzeldi, en iyisi Taksim’e yürüyüp yeniden otobüse bineyim dedim. Bu sefer de şansım yaver gitti, otobüs kalkmak üzereyken bindim ve arkadaki tek boş koltuğa oturdum. Fuarda ücretsiz verdikleri Tema Vakfı'nın “bağbahçe” adlı dergisine bakarken yanımdaki yaşlıca bey “ziraatçı mısınız, hevesli misiniz?” diye sordu. “Hevesliyim” dedim ve sohbet başladı.


Meğer bu bey emekli ziraat mühendisiymiş, Erenköy’deki Tema Vakfı’nın gönüllüleri arasındaymış, o gün de vakfın gönüllüleriyle tiyatroya gelmişler, oradan dönüyormuş. Yol boyunca ziraattan, gübre ve sulamadan, kooperatifçilikten, İsrail’deki tarımdan, Bursa, Kumla’daki yazlığından, Türkiye’de tarımın durumundan ve daha pek çok şeyden konuştuk. Böyle rastlantı ve sohbetler insana ne kadar iyi geliyor. Kafam ağırlaşmış ve hafif hasta olarak evden çıkmıştım, kafam gene ağırdı ama kendi başıma güzel bir öğleden sonra geçirmiş olarak eve döndüm.

22 Şubat 2008 Cuma

HKPCG– 16 GERÇEK EV PARTİSİ

17 Şubatta, karın çok yağdığı günlerden birinde yeni taşındığımız evdeki partiye tam tamına 5 kişi geldi (Aşkın, Mine, Murat, Nesrin, Sibel) Volkan ve benimle birlikte ettik 7. Böyle bir karlı gün için gayet iyi bir sayıydı. İşin aslı taşınalı beri doğru dürüst haber ve hava durumu seyretmediğim için sonradan, seçtiğim tarihin yanlış olduğunun farkına vardım ama elden ne gelir, duruyu yapmıştım. Elbette tüm arkadaşlarımı her zaman bize beklerim, böyle sadece HKPCG kapsamında değil ev gezmeleri…


O gün ne mi yaptık? Bol sohbet, müzik, yemek ve içmek dışında dans da isterdim, olmadı gene. Ama Aşkın’dan hoş bir öneri geldi: “bir dahaki buluşmamızda 70’lerin kıyafetlerinden giyelim ve Bostancı sahilde yürüyelim” dedi. Gülüştük tabi ama bence de güzel fikir, havalar ısınsın başka gelen olmazsa da ben varım bu kostümlü yürüyüşe…



O akşam Sibel’in getirdiği CD’lerden “bilin bakalım, bu neyin müziğiydi” yarışmasına da iştirak etmeye çalıştık. Sibel’in ilk sorusunu 9 sn. içinde Kaptan Onedin diye bilen Murat’tı. Yarışma çok tutmadı, çünkü bilemedik. Herkes gevezeydi, yeni gevezeliklerde buluşmak üzere…

13 Şubat 2008 Çarşamba

HKPCG - 15: TİYATRO (Çok Yaşa Komedi)


Yeni yılın ilk gezisinde, karlı bir akşam Cevahir Alışveriş Merkezi içinde yer alan Şişli Cevahir Sahnesi’nde Anton Çehov’un Çok Yaşa Komedi adlı oyununu izledik (ben, Volkan, Nesrin, Mine, Mustafa, Yesim, Aysel Abla ve iki arkadasi). Sanırım herkes oyunu beğendi.

Oyunu Işıl Kasapoğlu yönetmiş. Çok Yaşa Komedi üç bölümden oluşuyor: "Bir Evlenme Teklifi", "Tütünün Zararları" ve "Ayı". Aslında bir dördüncü bölüm de varmış ama onu sahnelemiyorlar. Tüm oyuncular (Zeynep Erkekli, Galip Erdal ve Zafer Algöz) çok başarılıydı. Zafer Algöz’ü ilk gençliğimde Bursa Devlet Tiyatrosu’ndan biliyorum. “Ayı” adlı son bölümdeki performansına çok güldüm. Zeynep Erkekli de o büyük cüssesiyle, esnekliği ve hareketliliğiyle çok etkileyiciydi ve elbette komikti. Dekor belki daha iyi olabilirdi ama ışık güzeldi.


Oldum olası Rus edebiyatını severim. Geçen bayram Bulgakov’un Son Günler-Puşkin adlı oyununu okumuştum, birkaç hafta sonrasında da Çehov’un Çok Yaşa Komedisi’ni seyretmek bana iyi geldi. Rus edebiyatına ait okuduğum veya seyrettiğim eserlerde iki şeyi çok severim. Birincisi Katerina Anna İvanovna, Vasiliy İvanoviç Kuleşov gibi eğlenceli, uzun isimler vardır. İkincisi yerel gibi gözüken konularda, çeşitli dedikodularla bezenen sınıfsal yaşam hikayelerinde aslında tamamen evrensel bir insanlık hali anlatılır. Bu hususta görüş bildirmek ve paylaşmak isteyen arkadaşlarımla konuşmayı arzu ederim.

12 Aralık 2007 Çarşamba

HKPCG - 14: Arkeoloji Müzesi

Arkeoloji Müzesi gezimizde epey kalabalıktık diyeceğim ama diyemiyorum. Mine’nin müzeyi iyi tanıyan bir arkadaşı kendi arkadaşlarına rehberlik yaparken biz de o gruba kaynak yaptık, onlarla birlikte gezdik. Volkan, Nesrin, Mine, ben, annem ve babam müzenin altından girdik üstünden çıktık. Daha önce Arkeoloji Müzesi’ne gelmeyenler varsa, buraya ilk kez geldiklerinde görecekler ki bu müze pek çoğu gibi bir günde gezilemiyor. Benim buraya kaçıncı gelişim, hala her şeyi görmedim. Hoş gördüklerim içinde bile fark etmediğim ayrıntılar ve yeni şeylerle karşılaşıyorum. Araya zaman girdiğinde ise yeni bir ben olarak farklı gözle, farklı bakışla yepyeni şeyler görüyorum.

Nasıl olsa bir daha geldiğimde hem hiç görmediklerime bakar, hem de öncekileri yeni gözle incelerim düşüncesiyle olsa gerek bir süre sonra gruptan koptum. Fotoğraf çekme eylemi ağır bastı. Nesrin’e de aynı şey oldu. Mine desen, zaten burada çalışıyor, arada odasını kolaçan etmeye gittiğinden bir görünüyor, bir kayboluyordu. Aramızda en fazla rehberlik hizmeti alan Volkan’dı, diğer gruptan hiç kopmadı.

Geçici sergileri es geçmedik. Hem boncuk sergisi, hem de Marmaray kazılarından çıkanlar sergisini gezdik. Bana göre ikinci sergi düzenleme olarak birincisinden daha iyi idi.

Sonra ne mi yaptık, buralara gelmişken Sultanahmet Köftecisine uğradık. Her zamanki gibi çok kalabalıktı.

Arkeolog, ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey’in en önemli eserlerinden biri olan İstanbul Arkeoloji Müzelerine ya Gülhane Parkı’nın girişinden tabelaları sağ koldan takip ederek ya da üst taraftan, Sultanahmet’te Topkapı Sarayı'na girmeden Darphane binasının sağından aşağı inerek ulaşabilirsiniz.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri - Adres: Osman Hamdi Bey Yokuşu Sokak, Gülhane/İSTANBUL Tel: 0212 520 77 40

1 Aralık 2007 Cumartesi

HKPCG - 13: Tiyatro (BAYAZIT)

Geçen Çarşamba iki hafta önceden biletlerini aldığımız Bayazıt adlı oyunu izledik. O gece önce Mine, ardından Nesrin ile buluştuk. Hacıbekir'de çay ve acıbademli sohbetten sonra Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'ne gittik. Orada Ezgisu ve ardından Yeşim ve Mustafa ile kadro tamamlandı ve tiyatroya girdik.

Oyun özetle 4. Murat'ın Bağdat Seferi sırasında Topkapı Sarayı'ndaki entrikalar ve iktidar mücadelesini anlatıyordu. Popüler kültür bombardımanında yaşadığımız için upuzun diyaloglar ve bilerek yapılmış da olsa eski biçim bir tiyatro diline uyum sağlamak biraz güç oldu. Açıkçası oyundan çoğumuz sıkıldı. Sanırım en çok Mustafa beğendi. Oyunu belli bir süre sonra yazıldığı dönem olan 17. yüzyıl ve eserin sahibi, ünlü Fransız tiyatro yazarı Jean Racine’in gözüyle seyretmeye başladım. Tabi kolay olmadı ama oyuna daha fazla anlam vermeme katkı sağladı. Her zaman sinemayı tiyatroya yeğlemişimdir. Öte yandan iyi bir oyunun hakkını da teslim etmek lazım. Daha nice ve güzel oyunlar izlemek dileğiyle...